Okyanusbilimi
uzmanı Prof.Dr. Cemal Saydam, hükümetin çılgın projelerinden 'Kanal İstanbul'u
masaya yatırdı. Dünyada sadece İstanbul boğazlarında görülen özellikleri
sıralayan Saydam, "Projeyi rafa kaldırın demiyorum, unutun diyorum" diye
sesleniyor. Saydam'ın bilimsel analizlerini okurken çok şey
öğreneceksiniz..
İşte www.arkitera.com sitesinde yayınlanan o
yazı...
***
Kanal İstanbul ile ilgili olarak benden görüş soranlara
öncelikle ben bir soru yöneltiyorum.
Diyelim ki İstanbul Boğazı'nda,
Arnavutköy'de bir yere oturdunuz ve Boğaz'ın o eşsiz manzarasını
seyrediyorsunuz. Derler ya "Denize bakarken bir şey düşünmezsiniz" diye. İşte o
anlardan biridir gözleriniz önünde oluşan ve alır sizi götürür başka diyarlara.
NEDEN AKAR ACABA BU SU?Tanrı bize daha yaşarken
cenneti sunmuş, işte o cennet vatandan bir parçadır gördüğünüz. Gözlerinizin
önünde akan devasa bir nehir. İyi de neden akar acaba bu su? Göz yanılması da
değil kendini meşhur akıntıları ile veya Karadeniz'e doğru yol alan gemileri
sanki yokuş tırmanırcasına zorlanması ile belli eden. Karadeniz'den gelen
gemilerin de kuğu gibi süzülmesi, alelacele sanki yokuş aşağı inercesine
Boğaz'dan geçmesine neden olan ve de dünyada eşi benzeri olmayan bir su yolu. Bu
hoca da işi abarttı "Ne o, denizde yokuş çıkmak inmek, yerçekimi mi var? Her yer
düzdür biraz abarttı galiba" diye düşünebilirsiniz ama yanılırsınız.
BOĞAZ'DA GEMİLER YOKUŞ ÇIKARİnanması zor ama normal
koşullarda Marmara'dan gelip Karadeniz'e giden bir gemi 30 km uzunluğundaki
Boğaz boyunca en az 30 cm yokuş çıkmak zorunda kalır. Nedeni de basit:
Karadeniz'in Marmara'ya göre ortalama en az 30 cm yüksektir. Eğer poyraz varsa
ve de aylardan haziran ya da temmuz ise bu yükseklik çok daha fazla olur, 70-80
hatta 1 metreye kadar çıkabilir. Hatta yol boyunca tuzluk ta azalır suyun
kaldırma kuvveti azalır ve gemi suya daha da batar, motorlar daha da zorlanır.
YERKÜREDE BİR TEK BOĞAZ'DA VARİyi de neden acaba? İşte
Türk Boğazlar sistemini dünyadaki diğer kanallardan ayıran ve de yerkürede
sadece ama sadece bize has olan bu özelliğinin nedeni Karadeniz'e giren tatlı
suların fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Tatlı suyun ana kaynağı da Tuna,
Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleridir. Bizim nehirler olsa da olur olmasa da
ama Tuna Nehri debisini değiştirir ise yandık bittik, tüm sistem alt üst olur.
İşte bu nedenle Tuna ve onun yatağında olan biten bizim için çok
önemlidir.
Olmaz ama bir ülke Tuna üzerinde devasa bir baraj yapacak olsa
ilk sesini yükselten ülke biz oluruz, yapılamaz diye, çünkü bu, sistemin
dengelerini alt üst eder. İşte bu hassas dengeyi ben basit bir havuz problemine
benzetirim. Karadeniz hakikaten de devasa bir havuza benzer. 2000 metre
derinlikte ve dikey karışımın olmadığı bir havuz. Bu havuzu dolduran
musluklardan bahsettik, peki bu havuzu boşaltan musluk nerede acaba? İşte
İstanbul Boğazı da bu havuzu boşaltan musluktur. Nedeni de basit. Akdeniz ve de
özellikle Doğu Akdeniz kelimenin tam anlamı ile bir buharlaşma baseni, sauna
misali. Yazın sıcakta, kışın kuru poyraz rüzgarları ile sürekli su kaybeden bir
deniz. Buharlaşma yolu ile kaybedilen bu su nedeniyle Karadeniz'in fazla suyu
İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçerek, Atlantik Okyanusu yüzey suyu da
Cebelitarık Boğazı'ndan geçerek bu su eksikliğini tamamlamaya
çalışır.
Boğazlar Sistemi Nasıl Çalışır?"Hoca'ya da Kanal
İstanbul'u bir danışalım dedik aldı bizi Atlantik'e götürdü" demiş olmalısınız
ama sistem böyle küresel boyutlarda ve hassas dengelerde çalışıyor. Bir gerçeği
daha aydınlatalım. Karadeniz'e giren tüm sular nehir suyu veya yağmur suyu yani
tatlı su. Peki Karadeniz neden tuzlu? İşte burada da detaylarını sadece bizim
bildiğimiz ama sizlerin de farkına varmadan kullandığınız boğazların alt
akıntısı devreye girmekte. İstanbul Boğazı gözlerinizin önünde nasıl akıyor ise
görmediğiniz alt tabaka da aynen öyle akıyor, tek bir farkla, ters tarafa yani
Karadeniz'e doğru. Hedef basit. Tuz dengesini sağlamak ta ki Karadeniz'de,
Akdeniz ile aynı tuzluluğa ulaşana kadar. İyi de bu alt üst akıntı da öyle
birbirlerine teğet geçecek şekilde akmıyorlar. İstanbul Boğazı'nın iki yerinde
Boğaz'ın dip yapısı nedeni ile karışıyorlar. Biri Hisarlar'ın önünde 110 metre
derin çukur nedeni ile diğeri ise Üsküdar Beşiktaş arasında ortada bir bölgedeki
sığ tepe yüzünden. Karadeniz'den gelen suyun bir miktarı Akdeniz suyuna
karışıyor, Akdeniz'den gelen yoğun su da üst tarafa karışıyor, böylece tuzluluğu
biraz daha artan Karadeniz suyu büyük bir hızla Marmara Denizi'ne çıkıyor. İşte
bir uydu resmi:

Bakın
Boğaz'dan çıkan su Hayırsız Ada'ya çarpınca nasıl ikiye ayrılmış. Sanki bir gemi
suyu yarıyor gibi. Belki de "ne enteresan bir görüntü" diye baktığınız bu olay
Marmara için çok ama çok önemli. Tüm sene çeşitli hızlarda ama sürekli çalışan
bir fabrika misali. Bu su hızla çıkarken ileride detaylarından bahsedeceğimiz
çok önemli bir olaya neden oluyor ve Marmara'nın tuzlu alt tabakasından önemli
ölçeklerde suyu emiyor ve yüzeye taşıyor.
Marmara Denizi'nin tarihçesine
baktığımızda da karşımıza çok enteresan durumlar çıkıyor. Bir zamanlar Marmara
Denizi de Karadeniz gibi bir iç gölmüş. Tamamı tatlı su, hem de sadece 12.000
sene önce, jeolojik zaman diliminde salise bile olmayan bir süre önce. Şimdi ise
üstteki ilk 25 metresi Karadeniz'den gelen su ile, alt taraftaki ve en derin
yeri 1.400 metre olan tabanı tamamen Akdeniz suyu ile dolu. İstanbul'da tuvalete
gidip sifonu çektiğinizde de o suyun eninde sonuda gittiği yer Boğaz'ın alt
akıntısı aracılığı ile Karadeniz. İşte ben bu sistemin çalışacağını deneyler ile
bulan ortaya koyan ekibin başıydım, uzun seneler boyunca Karadeniz'den başlayıp
Ege'de sonlanan seferleri yürüten ekibin ya başı idim ya da parçası olarak
çalıştım. Boğaz'ın altını 4 kez albayrak kırmızısı rengine boyamış bir ekibin
elde ettiği bilimsel sonuçlar diğer tüm deneyimler ile birleşince "Kanal
istanbul" projesini duyduğumuzda tüylerimiz diken diken oldu. Bu işin uzmanları
olan arkadaşlarımla oturup tartışınca da her birimiz bir başka açıdan ama sonuç
olarak tam bir "felaket senaryosuna" ulaşıyor ve ürküyoruz.
Ne olur?
Dedim ya, havuz problemine benzettim diye gelin ondan başlayalım öncelikle.
Havuzu dolduran musluklar belli, siz onları, yani havuza giren suyu arttırmadan
havuza ikinci bir musluk takarsanız ne olur? Havuz boşalır ama deniz bu elbette
su boşalmayacak ama ortalama 30 cm yüseklik zamanla azalacak 20 cm, 10 cm olacak
ancak su seviyesi düşmeyecek çünkü bu eksiklik hemen Akdeniz suyu ile
tamamlanacak. Karadeniz'in tuzlanma oranı artacak.
Burası kesin ama
bundan daha önemli ve yıpratıcı bir etki hemen Marmara'da belirmeye başlayacak.
Marmara Denizi aynen bir zeytinyağı-su misali tabakalaşmış bir yapıdadır. Üst
tarafta, ilk 25 metrede Karadeniz suyu vardır. Bunun altı, en derinlere kadar da
tuzlu Akdeniz suyundan oluşmaktadır ve iki koşul haricinde de kesinlikle
birbirleri ile karışmazlar. Bir deneyin dalgıç kıyafetlerinizi giyin ve dalın
sizleri ne bekliyor. İlk 25 metre rahatlıkla dibe doğru inersiniz ama 25 metreye
gelince takılır kalırsınız. Debelenmek fayda etmez çünkü bu bariyeri mevcut
ağırlıkla aşmanız ve Akdeniz suyuna girmeniz imkansızdır. Ancak üst sudaki
organik maddeler zamanla bu bariyeri geçer ve alt suda birikir. Bu organik
maddeler parçalanma sürecinde oksijen tüketirler ancak alt tabakayı da besin
zengini bir hale getirirler. Ne var ki normal koşullarda bu su, üst su ile
karışmaz yani o tuzluluk bariyerini aşamaz. Oksijenin denizlerdeki kaynağı
elbette atmosferdir ama gel gelelim oksijen de bu tabakayı
geçemez.
Kanal İstanbul'u Bir Süveyş'e Hele Hele Bir Panama'ya
BenzetmekAlt tarafta sürekli olarak oksijen tüketen maddeler var ve
siz yukarıdan buraya oksijen pompalayamıyorsunuz. Ne olur? Alt tarafta oksijen
giderek tükenir. İşte Marmara Denizi'nin en önemli hastalığı budur. Oksijen
eksikliği çeker yani "kronik astımlı"dır. Marmara Denizi'nin yegane oksijen
kaynağı Çanakkale Boğazı'nın altından giren bol oksijenli Akdeniz suyudur.
İstanbul Boğazı'nın Marmara'ya çıkışındaki jet akımı ile alt taraftan üste
taşınan bol besinli suların yarattığı organik yük ve beraberinde oluşan oksijen
tüketimi Marmara'nın doğusunda oluşurken, oksijen girdisi Marmara Denizi'nin
batısındadır. "Aman hocam olur mu?" demeyin sakın. Bir denizaltı subayı
tanıyorsanız bir sorun bakalım Marmara'da derin denize dalmak hele bu bariyeri
aşıp yüzeye çıkmak ne demek. Yerkürede sadece bize has bir deniz, başka örneği
de yok. İşte bu nedenlerden dolayı Kanal İstanbul'u bir Süveyş'e hele hele bir
Panama'ya benzetmek denizlerimiz hakkında hiçbir şey bilmemek anlamına
geldiğinin ilanı olmaktadır.
Meslek yaşantımın ilk yıllarında
denizlerimiz hakkında bildiğimizin, hiçbirşey bilmediğimiz olduğunu söylediğim
yılların çok eskide kaldığına inanırdım ama ne acı ki hala bu harika yapıyı
öğrenmemekte inat edenler var. Marmara Denizi'ndeki bu yapıdan neden
bahsettiğimi de merak etmişinizdir. İşte bu yapıya İstanbul Boğazı'ndan geçerek
gelen su Marmara'ya o hızla çıkınca başka türlü karışma imkanı bulamayan alt
tabaka suyunu vakumlar gibi emer ve üst su ile karıştırır. Bu süreç tüm sene
boyunca devam eder. Bu alt su ile üst suyun karışmasındaki birinci nedendir.
İşte Marmara denizinin alt suyunda yakın geçmişindeki göl tarihçesine kadar
dayanan zengin organik maddeler inorganik tuzlarda böylece üst suya karışır ve
de güneş ışığı ile birleşince Marmara Denizi'nde besin zengini bir ortam
yaratır, uydular da bunu rahatlıkla tesbit eder. İşte bir uydu resmi.

O
alışılagelen görüntülere pek benzemiyor değil mi? Akdeniz o bildik mavi ama ya
Karadeniz? "Hoca almış eline fırçayı boyamış" dedirten bir görüntü. Ya Marmara?
Kıpkırmızı. İşte bu uydu görüntüsü aslında çok şey anlatıyor bizlere. Bir kere
bu görüntü denizlerdeki besin maddelerini gösteriyor. Akdeniz masmavi ama bu pek
iyi bir şey değil. Besin ölçeğinde bu suyun içerisinde hiçbirşey olmadığının bir
göstergesi. Yani yanıbaşındaki çöl gibi bu da denizin çölü. Besin namına hiçbir
şey yok bu nedenle de Akdeniz'de ekonomik balıkçılık yoktur, olmaz, olamaz da.
Peki ya Karadeniz? Yemyeşil ve de kuzeybatısı, nehirlerin önü kırmızı. Yani her
yerde besin bol bazı yerlerde ise daha bol. Tuna'dan çıkan suyun da bize nasıl
geldiğini de rahatlıkla görebilirsiniz, o sahildeki kırmızı ve sarı renkli su.
Ya Marmara? Kıpkırmızı besin kaynıyor tam da balıkların istediği bir ortam. Ben
Marmara'yı astımlı çocuğa benzetirim. Annesi sağlıklı babası ise sağlıksız bir
evlilik sonrası meydada gelen solunum zorluğu çeken bir çocuk. Ömür boyu dikkat
edilmesi gerekiyor. Biraz fena davranırsanız çökebilir, asla da düzelmez bir
rahatsızlık. Bilimsel gerçekleri bilmeyenlerin elinde ise hemen alttaki uydu
görüntüsünden de görüldüğü gibi Boğaz'dan çıkan farklı bir su görülünce, bakın
İstanbul Marmara'yı nasıl kirletiyor şeklinde yanlış bir şekilde yorumlanır
durur halbuki alakası yoktur.

Alt
suyun üst su ile karışması kuvvetli lodos fırtınası süresinde de olur. Kış ve
bahar aylarında sıklıkla yaşanan bu süreçte alt ve üst su ile karışır ve her
lodos sonrası Marmara'da besin zenginleşir ve balık bolluğu
olur.
Küresel Bir FelaketSistemin çalışma prensipleri ile
ilgili olarak bu gerçekleri sıraladıktan sonra şimdi gelelim olası bir "Kanal
İstanbul"lu senaryoya. Her nerede yapılırsa yapılsın, diyelim ki açıldı ve
Karadeniz suyu bu insan yapımı, dibi dümdüz ve 25 metre derinlikteki ikinci
kanaldan Marmara'ya doğru hızla akmaya başladı. Kanaldan geçecek olan su
tuzluluğu hiç değişmeden aynı Boğaz çıkışı gibi Marmara'nın kuzeyinde bir yerde
jet akımı ile Marmara'nın üst suyu ile buluşacak ama bu sefer hem bol besinli
üst tabakadan ve belki de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak ve sistemin alışık
olmadığı yeni bir yem fabrikasının çalışmasına neden olacaktır. Yani şu
yukarıdaki görüntünün bir küçük benzeri biraz daha batıdan bir yerden
Marmara'nın üst suyuna merhaba diyecektir. Ama pek de hoşgeldin dedirtecek
cinsten olmayan bir kucaklaşma olacaktır bu. İşte bu yeni fabrikanın üreteceği
organik yük zaten sınırda olan alt tabakadaki oksijen seviyesi üzerine ek bir
yük olarak binecek ve kısa bir zaman sürecinde zaten bitti bitiyor sınırında
olan alt su oksijensiz kalacaktır.
Tüm dert de bu aşamadan sonra
başlamaktadır. Sistem bir kere oksjeniz kaldı mı kelimenin tam manası ile hapı
yuttuk demektir. Bu sudaki kimyasal dengeler tamamen değişecektir. Suyun besini
daha da bol hale gelecek ve her iki fabrika daha çok organik madde üretmeye
başlayacaktır. Bu da üst tabaka için daha fazla organik madde üretimi anlamına
gelse de alt tabaka için ilave yük demek olacak ve alt taraftaki kimyasal yapı
çok daha kötüleşecektir. Bir başka olumsuz etki de şöyle ilave dert
getirecektir. Denizdeki su eninde sonunda dipte bir yere temas etmekte değil mi?
İşte oksijensiz suyun denizin dibine temas ettiği yerde bu sefer çok daha
değişik koşullar oluşacak ve 25 metredeki tabakalaşma sınırında çok ince mangan
oksit parçacıkları ile dolmaya başlayacaktır. Bu zamanla tüm Marmara'yı
kaplayacak ve 25 metrenin altına zaten zor ulaşan güneş ışığı artık hiç geçemez
olacaktır. Bu senaryolar birleşince alt sudaki hidrojen sülfür konsantrasyonu
kısa zamanda hızla artacak ve her lodos sürecinde alt suyun üst su ile karışması
ile atmosfere de çıkacaktır. Tanrı her nedense bizim burnumuzu milyonda bir bile
olsa bu H2S yani çürük yumurta kokusuna hassas kılmış. Lodos rüzgarları
güneybatılı olduğu için bu hidrojen sülfür kokusu İstanbul'a doğru taşınacak ve
tüm şehir zamanla artan koku ile kaplanacaktır. Zamanında Haliç'in veya İzmir
Körfezi'ndeki koku misali... Oksijensiz alt tabakadaki suyun eninde sonunda
İzmit Körfezi'ne dolması ile Körfez'de deniz yaşamı kesinlikle sona erecektir.
Sadece lodos değil bu sefer doğudan esen her rüzgar ile ilk etapta Körfez'in
tamamı çürük yumurta kokusu ile dolacaktır.
Bu işin ilk aşaması, hidrojen
sülfürlü su İstanbul Boğazı'nın altından Karadeniz'e doğru giderken Salacak'ta
veya Hisarlar önünde yine üst su ile karışacak bu sefer de Karadeniz suyunun
kimyasal yapısını etkilemeye başlayacak ve Boğaz çıkışındaki suyun yapısal
özellikleri de değişecektir. Bu da yine organik yükün artması anlamına gelecek
ve Marmara'nın altı sürekli olarak şok üstüne şok dalgaları ile bombalanacak ama
sonuç olarak her lodos ile daha da artan kesafette ama aynı nefasette olmayan
hidrojen sülfür (çürük yumurta) kokulu hava İstanbul'u kaplayacaktır. Zaman
içerisinde İstabul'un kanalizasyon deşarj projesi de bu anoksik sudan
etkilenecektir. Boğaz boyunca üst su ile karışım noktalarında da suyun kalitesi
bozulmaya başlayacak ve Marmara'nın üst suyunun da kalitesi hızla
bozulacaktır.
Bunlar benim uzmanlık alanlarım ile ilgili bildiklerimin
üzerine geliştirebildiğim senaryolar. Bu işe beraber emek sarfettiğim diğer
kişiler ile de görüşünce hep aynı olguya ulaşıyoruz. Felaket. Tam uzmanlık
alanım değil ama dahası da var. Kanal İstanbul'u yaptınız ve devasa bir ada
oluşturdunuz. Bu adanın yeraltı sularını besleyen Istranca Dağları'ndan gelen
tatlı suyun önünü de, açtığınız 25 metre derinliğindeki kanal ile kestiniz.
Yeraltındaki doğal su depoları (akiferler) tatlı su doldurmayınca bu sefer var
olanı da deniz suyu doldurmaya başlamayacak mı? Zamanla bu yeni adadaki tüm
yeraltı tatlı su kaynakları deniz suyu ile dolacaktır. Yani bu ada zaman
içerisinde kuyularından sadece deniz suyu çıkan bir ada haline
gelecektir.
Bunlar uzmanı olduğumuz konular, yani bu konuları biliyoruz.
Şaşıyorum bazen. Kendi kendime bu devlet bizi neden yetiştirdi acaba diyorum.
Bazıları "yetişmez olaydın" demiştir ama yetiştirdi bir kere. Sen kalk iki
denizi birleştirecek bir proje düşle ama hiçbir deniz bilimcisine de "bunları
birleştirirsem ne olur acaba" diye sorma? Konunun bir başka boyutu daha var
elbette. Benim bildiklerimi Ukraynalı ve Rus bilim adamları da biliyor. Böyle
bir projenin uzun zaman sürecinde kendileri için ne anlama geliğinin elbette
farkındalar. Neden ses çıkartmıyorlar acaba? Enteresan değil mi? Neden
çıkartsınlar ki? Biraz emek zaman para enerji sarfedelim. Nasılsa olmaz
diyecekler ama boşa harcanacak her para bizim zarar ama onların da kar hanesine
yazılacak. Biz yaparız size ne diyecek halde de değiliz ki?
Bir başka
konu daha var elbette. On sene denizlerde hem de sınırlı dolaşma serbestliği
olan araştırma gemisinde çalıştık. Mecburen öğrendik uluslararası denizcilik
kurallarını. İşte Akdeniz'in, Karadeniz'in bir tarafı evimiz. Ta karşıda
biryerlerde başka devletler var. Bunların aralarındaki sınırları belli eden
"Ekonomik Bölge" tabirler, "Kara Suyu", "Kıta Sahanlığı" gibi tanımlar var. Öyle
aklına esen istediğini yapamıyor. Ticari gemiler için öyle uluslararası kurallar
var ki kimse buna dokunamaz. Kural der ki: Ticari gemilerin serbest geçiş hakkı
vardır. Yani isteyen istediği yerden geçer. Sen benim karasularımdan geçemezsin
diyemezsin. Bunun da kuralları var elbette. O kurallara göre bir yasak alan ilan
edersen ve geçme dersen de kimse geçemez. İşte İsrail bu uluslararası kuralı
hiçe sayarak çiğnediği, bir ticari gemiyi bastığı için o kadar bağırdık ve de
sonunda tezimizi bastıra bastıra kabul ettirdik. İç deniz bize ait, kendi
kurallarımız var ama Boğazlar öyle değil işte. Montrö Sözleşmesi var ve bırakın
ticari gemileri normal koşullarda engellemeyi, savaş zamanında dahi savaşa taraf
olmayan devletlerin gemilerine dur dahi diyemeyeceğiniz bir sözleşme. "Bakın
sevgili kaptanlar ben onca milyar dolarlar sarf ettim yeni bir kanal açtım
tehlikeli yük taşıyanlar buradan geçeceksiniz" lafını asla diyemezsiniz. Kaldı
ki üstüne bir de şu kadar para demenize hiç olanak yok. Peki bu gerçekler
kimden, neden saklanır?
Ben yine uzmanı olduğum konuya döneyim ve bu bir
daha asla geri dönüşü olmayacak olan projeyi lütfen unutun diyeyim. Bakın rafa
kaldırın falan demedim, unutun dedim. Olmaz böyle uluslararası felakete
dönüşecek bir girişime kimse müsade etmez onun için gelin yol yakınken bu işin
uzmanlarının uyarılarını dinleyin ve bu projeden vazgeçin.
Tüm bunlar
zaman içerisinde Karadeniz'in ekolojisini de etkileyecektir. Ve emin olun ki
benim bildiklerimi Rus ve Ukraynalı bilim adamları da bildiği ve geleceği benim
kadar kestirebildikleri için bu projeye kesinlikle karşı
çıkacaklardır.
Peki hiç düşündünüz mü neden Boğaz'daki köprülerin
yüksekliği 64 metre?Neden 50 metre yapmıyoruz da o kadar yüksek
yapıyoruz? Cevabını düşünün bakalım. Yapın da ne oluyor görün. Ertesi gün bir
yabancı bayraklı gemi ona çarpar, köprüyü belki de yıkar, gemi de hasar görür ve
bırakın tazminat istemeyi bir de o geminin masraflarını size ödetirler. Dünya
artık "ben yaptım oldu" dünyası değil, uluslararası kurallar var ve onlara uymak
zorundasınız. Bir de doğanın yazısız kuralları var kesinlikle hürmet etmek
zorunda olduğunuz, oynarken bin kere de yetmez on bin kere düşünmeniz uzmanına
sormanız gereken. Eğer bir inat uğruna bu kanal projesi gerçekleşir ise bu işin
bir daha geri dönüşü de olmaz ve bu yöneticilerimiz tarihe denizlerin
ekolojisini değiştiren ve uluslararası bir felakete yol açan ülke olarak
geçer.
Daha ayrıntılı bilgi için...http://www.havadantozdan.com/cilgin-proje-neden-olmaz/